Ayasofya Mimari Özellikleri İle İlgili Bilgi

0

Ayasofya’nın mimari özellikleri ile ilgili bilgiler. Ayasofya mimari yapısı nasıldır? Mimarlık tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Ayasofya

Ayasofya’nın Mimari Özellikleri

Ayasofya, mimarlık tarihinin önemli kilometre taşlarından biri oluşunu, çağı için olağanüstü cüretli strüktürel tasarımına borçludur. Mimarları Anthemios ve İsidoros’un temel amaçları bir ana nef ile iki yan neften oluşan bazilikal bir plan düzeninin üstünü, eskisi gibi ahşap bir çatıyla değil, kâgir olarak örtmekti. Orta nefin, bir kubbe ile doğuda ve batıda buna eklenen iki yarım kubbeden oluşan örtüsü böylece oluştu. Yapının bu örtü sistemi, türünün yeryüzündeki ilk örneğidir. Ayasofya öncesinde yarım kubbelerle desteklenmiş merkezî kubbeyi dik açılı bir planın üzerinde yerleştirmenin karmaşık sorunlarıyla uğraşmaya hiç girişilmemişti.

Ayasofya yalnız örtü sistemine getirilen çözümler açısından değil, dev boyutlarıyla da (alt yapı kabaca 70 m x 100 m; kubbe çapı doğu-batı ekseninde 30,87 m, güney-İcuzey ekseninde 31,87 m; kubbe iç yüksekliği 55,60 m) çağına bir meydan okuma olarak nitelenebilir. Ama çok erken bir çözüm denemesi olmasından ötürü, yapı bazı çözülmemiş sorunlarla yanlışları da içeriyordu. Örneğin Anthemios ve İsidoros’un tasarladığı özgün kubbe bugünkünden çok daha basıktı ve büyük bir olasılıkla pandantiflerin (küresel bingi) eğrisini izleyen bir yelken tonoza benzemekteydi. 562’de yapılan yeni (bugünkü) kubbe eskisinden 6,25 m daha yüksek tutulduysa da, üst yapıdan gelen yüklerin zemine iletilmesi için alınan önlemler hep eksik kaldı ve Ayasofya’nın yüzyıllar boyunca, sayıları durmadan artan payandalarla desteklenmesi zorunlu oldu.

Ayasofya, Bizans mimarlığı tarihinde bir sürecin başlatıcısı değildir. Sonraki yüzyıllarda Bizanslı mimarlar Ayasofya’yı yinelemedikleri gibi, prototipi ortaya konmuş olan bu iki yarım kubbeli merkezî kubbe (ya da kubbeli bazilika) şemasını geliştirmeye ve yetkinleştirmeye de yönelmemişlerdir. Tersine, Bizans mimarlığı Ayasofya’yı hep aşılmaz, bir kezlik bir başyapıt sayma eğiliminde olmuştur. Yapı, bir strüktür sorununa getirilmiş bir çözüm denemesi olarak değil, bir “kült anıtı” gibi değerlendirilmiştir. Bazı araştırmacılar bu nedenle, Ayasofya’yı bir erken Bizans yapısı olmaktan çok, geç dönem Roma yapısı gibi görmüşlerdir. İustinianos döneminden sonra Bizans mimarlığı, Romalılar için çok önemli olan strüktürün geliştirilmesi sorununu ana tasarım kaygılarından biri olarak görmekten vazgeçmiştir.

Ayasofya, etkileri hemen çağında ya da çağı ertesinde görülen bir yapı değildir. Onun yeniden gündeme getirilişi, ancak İstanbul’un fethiyle birlikte Osmanlı mimarlığında söz konusu olmuştur. Osmanlı mimarları (özellikle de Sinan) Ayasofya’ya bir deney alanı ve aşılması gereken bir doruk olarak bakmışlardır. Sinan, Ayasofya’yı ölü bir uygarlığın kalıntısı gibi değil de, dev bir mimarlık başarısı biçiminde görmüş ve bin yıldır hiç denenmeyeni deneyip onu Şehzade ve Süleymaniye camileri gibi iki büyük yapısında aşabilmiştir. Bu nedenle Ayasofya, yalnız Roma’mn ve Bizans’ın değil, Osmanlı uygarlığının da bir bileşeni sayılır. Ayasofya’mn başlattığı süreci Osmanlı mimarlığı tamamlamıştır.

Ayasofya mimarlık bakımından olduğu kadar, mozaikleriyle de önemlidir. Bunların arasında yapıyla yaşıt (6.yy) mozaikler, iç narteks ve yan galerilerin tavan yüzeylerindeki geometrik bezemelerle haç figürleridir. Aynı dönemin figürlü mozaikleri İkono-klazm döneminde (726-843) yok edilmiştir. Bu nedenle bugün Ayasofya’da görülen mozaiklerin hepsi 9. ve daha sonraki yüzyıllardan kalmadır. Yapının Türkler tarafından camiye çevrilmesinden sonra bu mozaiklere dokunulmamış, ancak I. Süleyman (Kanuni) zamanında üstleri badana (ya da sıva) ile örtülmüştür. Hatta bunların 18. yüzyıl başlarına değin kapatılmadığını ileri süren kaynaklar da vardır. Fossati’lerin onarımı sırasında ortaya çıkartılan mozaikler temizlenip onanldıktan sonra alçı sıva ile örtülmüştür. 1931-38 arasında Amerikan Bizans Enstitüsü uzmanları bu sıvayı kaldırarak mozaikleri yeniden açığa çıkarmışlar, gerekli onarımları yapmışlardır.

Ayasofya’mn figürlü mozaiklerinin en eski iki tanesi, apsis yarım kubbesinin içinde yer alan, kucağında çocuk İsa’yı tutan Meryem ve iç narteksten orta nefe açılan İmparator Kapısı’nın üzerinde bulunan, tahtta oturan İsa’nın önünde diz çökmüş İmparator VI. Leon’u gösterenlerdir (9. yy). İç narteksin güney kapısı üzerindeki mozaik 10. yüzyıldan kalmadır. Ortada, kucağında çocuk İsa’yla Meryem, onun iki yanında iki büyük Bizans imparatoru, kenti kuran Constanti-nus ile Ayasofya’yı yaptıran İustinianos canlandırılmıştır. Güney galerinin ucundaki duvarda bulunan Konstantinos Monomak-hos ve karısı Zoe’yi İsa’yla birlikte gösteren mozaik 11. yüzyılda, bunun hemen yanında II. İoannes Komnenos ve karısı Eirene’yi Meryem’le gösteren mozaik 12. yüzyılda yapılmıştır.

Ama Ayasofya’daki mozaiklerin en güzeli, gene aynı galerideki bir duvarda yer alan Deisis (Yakarış) sahnesidir. Bir yanında Meryem, öbür yanında Vaftizci Yahya’yla birlikte İsa’yı gösteren bu mozaiğin büyük bölümü tahrip olmuştur. Ama işçilikteki incelik, ayrıntılardaki özen ve yüzlerdeki yoğun ifade bu mozaik resmini, benzerlerinin en değerlilerinden biri yapmaya yetmektedir. Zaten bu nitelik üstünlüğü nedeniyle bu mozaiğin önceleri, Bizans sanatının 1261’den sonraki geç döneminden kaldığı sanılmış, 12. yüzyılda yapıldığı sonradan anlaşılmıştır.



Yorum Yazmak İster misiniz?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.