Öykü – Hikaye İle İlgili Bilgi

0

Öykü, hikaye nedir? Öykü yazarlığının ortaya çıkışı, özellikleri, tarihçesi ve önemli öykü yazarları kimlerdir? Öykü ile ilgili bilgi.

Öykü – Hikaye İle İlgili Bilgi

Öykü, hikâye olarak da bilinir, gerçek ya da düş ürünü bir olayı edebi bir üslupla aktaran kısa düzyazı anlatıdır. Kısalığı, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman gibi öteki anlatı türlerinden ayrılır. Ayrıca öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belirli bir olay içinde gösterilir ve çoğu zaman yalnızca bazı özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş ürünü ya da son derece gerçekçi olabilir.

Eski Yunan’daki fabl ve kısa romanslar. Binbir Gece Masalları, Chaucer ve Boccaccio’nun yapıtlarında yararlandıkları ya da romanlardaki uzun anlatıların arasına serpiştirilen gerçekçi fabliau lar öykünün habercileridir. Ama öykü ancak 19. yüzyılda romantizm ve gerçekçilik akımlarının gelişmesiyle bağımsız bir edebi tür durumuna gelebildi. Romantizm, roman kadar uzun olmayan bir anlatı içinde sergilenebilecek garip ve fantastik olaylarla aşırı duygulanımlara ve abartılı yaşantılara duyulan ilgiyi artırdı. Poe’nun öyküleri Tales of the Grotesque and Arabesque (1840; Grostesk ve Arabesk Öyküler) yalnızca ABD’de değil, Avrupa’da ve özellikle de Fransa’da çok etkili oldu. Almanya’da Heinrich von Kleist ve E. T. A. Hoffmann psikolojik ve metafizik sorunları öykülerinde masalsı bir anlatımla yansıttılar. Bireyin güç bir sınavdan geçmesi ve kötülükle yüzleşmesini öngören Püriten kökenli inanç Hawthorne, Melville ve Henry James gibi ABD’li yazarları eylemden çok, inanılması güç özel algıları öne çıkaran öyküler yazmaya itti. Henry James’in The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) adlı yapıtı bu öykü türünün ilginç örneklerini içerir.

Bu gelişmelerle aynı dönemde, gerçekçi öykü araştırmacı gazeteciliğin etkisine girerek çağdaş yaşamın bilinmeyen ve o zamana değin pek dikkat çekmemiş yönlerini tam bir bağlılıkla yansıtmaya yöneldi. Fransa’da Prosper Mérimée, duygulardan çok gözleme dayanan bu öykü türünün öncüsü oldu. Aynı tekniği benimseyen Guy de Maupassant da öykülerinde sıradan insanların önemsiz ve tekdüze yaşamlarındaki ilginç anları ustalıkla yakaladı. James Joyce’un umutsuz ve felçleşmiş bir kent yaşamını anlatan Dubliners’daki (1914; Dublinliler. 1987) öyküleri de, gerçeğin birdenbire ortaya çıktığı, çoğu zaman acı veren bu tür anlarla doludur.

Öyküler ilk kez genellikle dergi ve gazetelerde yayımlanıyor, bu yüzden Bret Harte” ın maden ocaklarını konu alan öyküleri, Kipling’in Hindistan’daki yaşamı anlatan ilk dönem öyküleri ve Mark Twain’in Mississippi öyküleri gazeteciliğe özgü yerel bir renk taşıyordu. Twain önceleri mizah öyküleri yazarken, sonradan daha ciddi bir türe yönelerek evrensel ahlak dersleri içeren “The Man That Corrupted Hadleyburg” (1900; Hadleyburg’ü Yoldan Çıkaran Adam) gibi gerçekçi öyküler yazdı. Hemingway gibi sonraki yazarlar da titiz bir gerçeklikle evrensel temaları birleştirmeye çalıştılar. Kipling “The Brushwood Boy” (Çalılıktaki Çocuk) ve “They” (Onlar) gibi öykülerinde garip ruhsal olguları, sıradan yaşamın kendi garipliğini vurgulayacak biçimde, son derece gerçekçi bir anlatımla ele aldı.

Rusya’da Gogol, bir yandan edebiyatın ilgi alanı dışında kalmış sıradan insanları gerçekçi bir bakışla anlatırken, bir yandan da bireylerin düş ve hayallere yansıyan bilinç durumlarını daha özel bir bakışla ele aldı. Bu öznel bakış Dostoyevski’nin yapıtlarında daha da yetkinleşti. Turgenyev’in kısa anlatıları ve Çehov’un öyküleriyle sonraki birçok yazarın yapıtında genel atmosfer ve bir duyarlılığın iletildiği özel anlar giderek olay örgüsünden daha fazla önem kazandı.

Öyküde genellikle ironik bir rastlantı yoluyla yaratılan, özel bir an üzerindeki yoğunlaşma özellikle O. Henry’nin öykülerinde olduğu gibi sürpriz sonlara olanak verir. Bu aydınlanma anı, okura tarih ya da mitolojiden alınma temel bir durum ya da öğeyi de anımsatabilir. Bu ve benzeri yöntemlerle edebiyatın kurgusallığını da araştıran çağdaş öykü, geniş bir okur kitlesinden çok beğenisi gelişmiş sınırlı bir okura seslenir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in geniş bir bilgi birikimine dayanan karmaşık ve incelikli öyküleri çağdaş öykünün bu özelliğinin iyi bir örneğidir.

Türk edebiyatında öykü. Zengin bir anlatı geleneği olan Türk edebiyatında Batılı anlamda ilk öyküler Tanzimat döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları Ahmed Midhat. Emin Nihat, Samipaşazade Sezai ve Nabiza-de Nâzım’dı. Türk öyküsünü yetkinliğe kavuşturan kişi ise, daha çok Fransız yazarların örnek alındığı Edebiyat ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Halit Ziya Uşaklıgil’di. Halit Ziya aynı zamanda titiz gözlemciliğiyle de. Türk edebiyatında gerçekçi bir öykü geleneğini başlatan yazar oldu. Bu dönemin öteki önemli yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmed Hikmet (Müftüoğlu) ve Saffeti Ziya’ydı. 1909’dan sonra Fecr-i Ati döneminin başlıca öykücüleri ise Cemil Süleyman (Alyanakoğlu) ve İzzet Melih’ti (Devrim).

II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat anlayışıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasal sorunlar işlenmeye başladı. Yazıda konuşma dilinin temel alınmasını ve Türkçenin yabancı sözcüklerden arındırılmasını öngören Milli Edebiyat döneminde. taşra yaşamı da gerçekçi bir yaklaşımla işlenmeye başladı. Bu dönemin dil anlayışını yönlendiren, özellikle Genç Kalemler dergisinin ikinci dizisinin ilk sayısındaki “Yeni Lisan” adlı yazısıyla Ömer Seyfeddin oldu. Dönemin öbür önemli öykücülerinden Halide Edip Adıvar ve Reşat Nuri Güntekin insana ve topluma sevecenlikle yaklaşan yapıtlar yazdı. Yakup Kadri Karaosmanoğlu dili ve içeriği sağlam öyküleriyle dikkat çekti. Refik Halit Karay daha çok Anadolu insanını anlattı. Konularını günlük yaşamdan alan F. Celaleddin. köy yaşamını anlatan öyküleriyle tanınan Selahattin Enis, toplumsal öykücülüğün ilk temsilcilerinden sayılan Sadri Ertem. İstanbul’un kenar mahallelerini yansıtan Osman Cemal Kaygılı, betimlemelerin yanı sıra ruh çözümlemelerine de yer veren Sabahattin Ali, estetik ve biçimi ön planda tutan Kenan Hulusi Koray, uzun öykü türünü seçen Nahit Sırrı Örik, kısa tümcelerle yazan Bekir Sıtkı Kunt ve Türk öykücülüğünün en önemli adlarından biri olan Memduh Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlayan öncülerdir.

1930’dan sonraki öykünün en önemli adları, alışılmışın dışında bir öykü dünyası kurarak Türk öykücülüğüne çağdaş bir hava kazandıran Sait Fait Abasıyanık, deniz insanlarını coşkulu bir dille anlatan Halikarnas Balıkçısı, betimlemelerden çok diyalogların ağır bastığı yalın bir öykü dili geliştiren Orhan Kemal, yapıtlarında daha çok olaylara ağırlık veren Mehmet Şeyda, ruhsal betimlemeleriyle dikkat çeken Samet Ağaoğlu, iyimser bir yaklaşımla yazdığı öyküleriyle tanınan Sabahattin Kudret Aksal, toplumsal gerçekçi bir yol izleyen Kemal Bilbaşar, romanlarındaki tekniği öykülerine de uygulayan Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar, kısa tümcelere dayalı yalın diliyle Oktay Akbal, özgün mizah öyküleriyle Aziz Nesin, toplumun her kesitinden insanları başarıyla yansıtan Haldun Taner’dir. Bu dönemin öbür öykü yazarları arasında da U. Nazif Yiğiter, Faik Baysal, Orhan Hançerlioğlu, İlhan Tarus, Samim Kocagöz, Tarık Buğra, Necati Cumalı ve Cevdet Kudret sayılabilir.

1940’tan sonra öyküde toplumsal gerçekçi eğilimler gelişmeye başladı. 1950’den sonraki gerçekçi öykünün belli başlı adları Yaşar Kemal, Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Buyrukçu, Fahri Erdinç, Rıfat İlgaz’dır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran gibi adlar ise köy edebiyatı ve öykücülüğünü başlattılar. 1950 sonrasının önde gelen öbür öykücüleri, şiirsel diliyle Nezihe Meriç, Anadolu insanını gerçekçi bir anlatımla yansıtan ve insanların iç dünyalarına inmeye çalışan Tahsin Yücel, genellikle kenarda kalmış insanları kolay okunur bir dille aktaran Tarık Dursun K., yapı ve biçime ağırlık veren Bilge Karasu, bireyi ön plana çıkaran öyküleriyle Demir Özlü, yabancılaşma sorunlarını işleyen Ferit Edgü, hem köy hem kent insanını başarılı bir öyküleme dili ve tekniğiyle ele alan Yusuf Atılgan, gerçeküstücü öğelere de yer veren yapıtları ve kurmaca diliyle Onat Kutlar, yalın ve gösterişsiz diliyle Erdal Öz, gene yalın anlatımıyla Adnan Özyalçıner’dir. Aynı dönemde Demirtaş Ceyhun toplumsal sorunlara ağırlık verdi. Leyla Erbil yeni biçim arayışlarına girdiği, Sevgi Soysal yalnızlık duygularını akıcı bir dille aktardığı öyküleriyle önem kazandı. Sevim Burak öykülerini daha çok kendi “benliği” çevresinde odaklaştırdı. Afet Ilgaz ezilen kadınları, Necati Tosuner içe dönük ve yalnızlık çeken insanı, Selim İleri daha çok duygusal ilişkileri konu aldı. Bu dönemde Bekir Yıldız açık anlatımı, Nedim Gürsel yeni anlatım teknikleri, Tomris Uyar ruh çözümlemeleriyle dikkat çekerken, Ümit Kaftancıoğlu Doğu Anadolu insanını, Füruzan kadın sorunlarını ve onların yaşama mücadelelerini, Oğuz Atay yabancılaşmış kent insanını, Hulki Aktunç kente uyum sağlayamayan kırsal kesim insanını konu aldı. Türk öykücülüğünün öbür adlan arasında, gerçekçiliği bütün boyutlarıyla vermeye çalışan Adalet Ağaoğlu, kadın dünyasını yansıtan Nazlı Eray, orta tabaka insanının sorunlarını ve yakın tarihin olaylarını ele alan Necati Güngör, şiirsel diliyle Feyyaz Kayacan, yalın ve etkili söyleyişiyle Osman Şahin, daha çok soyut bir anlatıma yönelen Vusat O. Bener. kadın duyarlığını ve günlük sorunlarla mücadele eden insanları işleyen İnci Aral, özgün üslubu, tutarlı anlatımı ve somut gerçekle şiiri uyumlu biçimde bağdaştırmasıyla dikkat çeken Rasim Özdenören, insanı toplumsal konumu ve ilişkilerinin bütünü içinde ele alan Aysel Özakın, yerel özelliklere ağırlık veren Şevket Bulut, derin duyarlığı ve incelik dolu anlatımıyla öyküye şiirsel bir tat kazandıran Nursel Duruel sayılabilir.



Yorum Yazmak İster misiniz?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.